|
MONİTERİZASYON
Anestezi
uygulaması sırasında anestezinin güvenliğini arttırmak ve hastanın fizyolojik
parametreleri hakkında bilgi sahibi olmak için monitörizasyon uygulanması
gereklidir (Tablo 1). İstenmeyen sorunların tespiti ve tedavi amacıyla uygulanan
girişimlerinin etkinliğinin denetlenmesi ancak monitörizasyon ile mümkün
olmaktadır.
|
Tablo 1 Monitörize edilebilen parametreler |
|
KARDİYOVASKÜLER SİSTEM:
-
Elektrokardiyogram
-
Arteryel kan basıncı
-
Santral venöz basınç
-
Pulmoner arteryel ve
kapiller wedge basınçlar
-
Kardiyak output ve
hemodinamik değişkenler,
-
Oksijen sunumu ve
tüketimi
PULMONER
SİSTEM:
-
Tidal volüm, solunum
hızı,
-
Dakika ventilasyon
hacmi
-
Arteryel kan gazları-pH
-
Oksijen transportu
değişkenleri
-
End-tidal CO2,
-
Ekspiratuar oksijen,
anestezik gazlar
-
Transkutanöz oksijen ve
CO2
|
RENAL FONKSİYON:
-
İdrar outputu
-
Plazma ve idrar
osmolalitesi,
-
Osmolar ve serbest sıvı
klirensleri
-
Kanın monitörizasyonu
-
Hematokrit ve
hemoglobin
-
Kan ve plazma volümü
-
Serum elektrolitleri ve kan kimyası
NÖROMUSKÜLER FONKSİYON
TEMPERATÜR
SANTRAL
SİNİR SİSTEM
-
Elektroansefalogram
-
İntrakranyal basınç
|
1.KARDİYOVASKÜLER SİSTEM
ELEKTROKARDİYOGRAM
EKG, vücut
yüzeyindeki voltajı ölçer ve kardiyak kontraksiyona ilişkin elektromekanik
olayları yansıtır. Bir EKG paterni bazı kardiyak problemlerin tanısı ve tedavisi
konusunda önemli bilgiler verebilirken sürekli bir EKG takibi de kalp kasındaki
elektriksel değişikliklerin erken tanınmasına yardımcı olacaktır. Standart 3
derivasyonlu EKG, sağ kol (RA), sol kol (LA) ve sol bacaktan (LL) kaydedilir.
Standart ekstremite derivasyonları DI (LA-RA), DII (LL-RA) ve DIII (LL-LA)
olarak bilinir.
Akut injürisi
olan olgularda, postoperatif dönemde, 12 derivasyonlu EKG takipleri uygun iken,
progressif kardiyak hastalığı veya aritmileri olan olgularda bir derivasyonun
sürekli izlenmesi doğru olacaktır. Akut miyokard infarktüslü hastaların
takibinde yaşam tehdit edici aritmi gelişme riski oldukça fazla olduğundan
sürekli EKG izlenmesi zorunludur. Ayrıca hipovolemik ve hipoksik olgularda,disritmiler,
T dalgası değişiklikleri ve bradikardi olasılığı varolduğundan EKG takibi
yararlı olacaktır.
ARTERYEL KAN BASINCI
Kan basıncı
ölçümü, kardiyovasküler sistemin değerlendirilmesinde en sık kullanılan
yöntemdir. Arteryel kan basıncının büyüklüğü, doğrudan kardiyak output (CO) ve
sistemik vasküler rezistans (SVR)a bağlıdır. Bu ilişki, Ohm yasası (voltaj =
akım x rezistans) ile açıklanabilir. Burada kan basıncı, voltaj; CO, akım ve SVR,
rezistans'tır. AKB'ndaki bir artış, CO, SVR veya her ikisinde birden oluşan bir
artışı gösterir. Her ne kadar ölçülmesi en kolay kardiyovasküler değişkenlerden
birisi ise de kardiyovasküler sistemin durumu hakkında sadece dolaylı bilgi
verebilir. Ortalama arter basıncı (OAB), organ perfüzyonunun (diyastolik kan
basıncının daha önemli olduğu kalp dışında) değerlendirilmesinde belki de daha
önemli bir değişkendir. OAB, arteryel traseden doğrudan ölçülebileceği gibi
aşağıdaki formüller ile de hesaplanabilir:
OAB = ( SAB [ 2
X DAB ] ) / 3 veya OAB = DAB (SAB - DAB) / 3
Noninvaziv kan basıncı monitörizasyonu
Sfigmomanometri yöntemleri
Kan basıncının
sfigmomanometrik ölçümü için Riva-Rocci oklüziv kafı ilk kez 1896'da tanımlanmış
ve 1903'te Harvey Cushing tarafından nöroşirurji operasyonlarında
kullanılmıştır. Bir sfigmomanometre; bir dış kaf içinde yer alan elastik bir
keseden oluşur. Ekstremiteye sarılmış bu kese suprasistolik bir basınca
ulaşıncaya kadar hava ile şişirilir ve sonra yavaş yavaş söndürülür. Doğru bir
AKB ölçümü için bazı koşullar yerine getirilmelidir: (1) Kaf genişliği,
ekstremitenin çapından % 20 daha fazla olmalıdır. (2) Kese, kalibre edilmiş bir
aneroid veya civalı manometreye bağlanmış olmalıdır. (3) Kafın çok sıkı veya
gevşek sarılması da ölçümün doğru yapılmasını engelleyebilir.
Palpasyon yöntemi
Kan basıncının
en kolay ölçüm yöntemlerinden biri, bir nabızı lokalize etmek, kafı bu nabız
kayboluncaya kadar şişirmek ve daha sonra nabız yeniden palpe edilinceye kadar
kafı söndürmektir. Bu yöntemde pulsasyonun bir Doppler cihazı veya pulse
oksimetre ile saptanması şeklinde modifikasyonlar yapılabilir. 1 yaşın altındaki
çocuklarda kaf basıncının sistolik basıncın altına düşmesi ile ekstremitede
flushing oluşması gözlenebilir. Ne yazık ki bu yöntemle sadece sistolik kan
basıncı ölçülebilir.
Korotkoff sesleri
AKB'nın
ölçümünde kullanılan en yaygın yöntem, Korotkoff seslerinin oskültasyonudur. Bir
distal arter üzerine yerleştirilen stetoskop ile kaf söndürülürken arteryel
kanın boş damar yatağı içine birden akarken oluşturduğu seslerin duyulduğu
basınç değeri, sistolik basınçtan biraz düşüktür. Seslerin kalitesinde bir
azalmanın oluştuğu ve kaybolmaya başladığı basınç değeri de diyastolik basınçtan
biraz daha düşüktür. Bu teknikte bazı hata kaynakları vardır. Örneğin
aterosklerozis, arterin tamamen oklüze edilmesini engelleyerek (lead-pipe
sendromu) sistolik kan basıncının daha yüksek okunmasına yol açabilir.
Hipovolemik şok gibi hipotansif durumlarda ve vazopressör kullanıldığında
ekstremitenin hipoperfüzyonu, daha düşük kan basıncı ölçülmesine neden olabilir.
Osilometri
Osilotonometri,
1931'de Von Recklinghausen tarafından tanımlanmıştır. Sistem, ikili kaftan
oluşur. Proksimal kaf, arteryel akımda oklüzyon oluştururken distal kaf,
arteryel pulsasyonu ölçer. Proksimal kaf, SAB'nın altına düşene kadar söndüğünde
distal kaf, pulsasyonu almaya başlar ve proksimal kaf, OAB'na kadar söndüğünde
maksimal osilasyon elde edilir. Ancak bu yöntemle, DAB'nın saptanması kolay
olmaz. Piyasada pek çok otomatik osilometrik kan basıncı monitörleri
bulunmaktadır. Bu cihazlar, tek bir kaf içermeleri ile osilotonometrelerden
ayırılırlar. Bir solenoid valf, kafın deflesyonunu kontrol eder, osilasyonun
amplitüdünün kayıt edilebilmesi için kaf volümünü belirli anlarda sabit tutar.
Kaf basıncı, suprasistolik bir değerden doğru sönmeye başlarken çeşitli kaf
basınçlarında ve en azından iki kardiyak siklüs süresince osilasyonlar ölçülür.
Farklı kaf basınçlarındaki bu osilasyonlar, bir kompüter tarafından analiz
edilir. Osilasyonda hızlı bir artışın olduğu nokta SAB, osilasyonda hızlı bir
düşüşün olduğu nokta ise DAB'dır. OAB ise, maksimal osilasyonun alındığı basınç
değeridir. Kan basıncının bu yöntemle tayini, hem erişkinlerde hem de
yenidoğanlarda doğrudan kan basıncı ölçümü ile yakın ilişki gösterir. Buna
karşılık, atrial fibrilasyonda olduğu gibi iregüler veya sinüs bradikardisinde
olduğu gibi yavaş olduğu durumlarda ölçüm süreci uzayacaktır. Bu cihazlar, çok
ciddi hipovolemi veya vazokonstriksiyon olmadıkça hipotansiyon durumlarında bile
doğru ölçüm yaparlar.
Pletismografi
Penaz prensibi,
parmaktaki arter duvarında oluşan arteryel basınç dalgasının ölçümünden
ibarettir. Finapres (Ohmeda) cihazı, bir parmak basınç kafı ve infrared
fotopletismograf'tan oluşur. Bir servomekanizma, kaf distalindeki infrared
absorbansı sabit kılacak şekilde parmak kafındaki basıncı ayarlar. Bu kaf
basıncının oluşturduğu basınç trasesi, arteryel basınç trasesi ile paralellik
gösterir. Dijital sinir hasarı veya iskemik hasar oluşturabilmesi nedeniyle
kullanımı hakkında endişeler mevcuttur. Buna karşılık, çok uzun süreler,
herhangi bir komplikasyon görülmeksizin de kullanılmıştır. Orta dereceli
periferik vazokonstriksiyon durumunda doğruluğu tartışılmakta, ciddi
vazokonstriksiyon ve ciddi periferik damar hastalıklarında kullanımı mümkün
olmamaktadır.
Doppler
Doppler
prensibi, şişirilmiş bir manşon ile sıkıştırılmış arterin duvar hareketlerinin
tespitinde kullanılabilir. Dopler ölçümünün pediatrik olgularda intra-arteryel
ölçümler ile yakın bir ilişki gösterdiği ancak biraz düşük kan basıncı değerleri
verdiği bildirilmiştir. Bu tekniğin avantajı, çocuklarda ve düşük kan akımı olan
erişkinlerde uygun olmasıdır. Dezavantajı ise ortalama ve diastolik arter
basınçlarının kolaylıkla elde edilememesi; hareket, elektrokoter ve Doppler
probunun dislokasyonu gibi nedenlerden ötürü yanlış sonuçlar verebilmesidir.
Noninvaziv kan basıncı monitörizasyonunun avantaj ve dezavantajları
Noninvaziv kan
basıncı ölçüm teknikleri; uygulanması kolay, kolaylıkla otomatize edilebilen,
genellikle doğru ve enfeksiyon riski ihmal edilebilir düzeyde olan yöntemlerdir.
Bununla birlikte, hala pek çok risk taşımaktadırlar. Uzun süreli veya çok sık
kaf inflasyonu, doku iskemisi veya sinir hasarı ile sonuçlanabilir. Otomatik bir
kan basıncı ölçüm cihazı ile ulnar çukurda sıkışması sonucu bir ulnar sinir
paralizisi bildirilmiştir. Daha önce bahsedilen nedenlerden ötürü, yanlış veya
gecikmeli okumalar da mümkün olabilmektedir. Yavaş veya atımdan atıma değişen
kalp atım hızları ile periferik arterlerindeki rijidite nedeniyle özellikle
kardiyak cerrahi hastalar, bu tür hatalara daha çok meyillidirler. Bu tür
olgularda gecikmiş veya hatalı ölçümler nedeniyle uygun olmayan tedavi
uygulanması mümkün olabilir. Erişkin ve çocuklarda yukarıdaki noninvaziv
ölçümleri invaziv ölçümlerle karşılaştıran pek çok çalışma yapılmıştır.
Çocuklarda otomatik osilotonometrik basınç ölçümünü, direkt arteryel ölçümlerle
karşılaştırılmış, ölçümlerin %4-9'unda 10 mmHg'dan daha büyük farklılıklar
olduğunu saptanmıştır. Osilometrik cihazların yüksek kan basınçlarında daha
düşük, düşük kan basınçlarında ise daha yüksek basınçlar okuduğu gösterilmiştir.
Obezite, hipertansiyon, hipotermi ve şok durumlarında da iki yöntem arasında
farklılıklar bulunduğu bildirilmiştir. Yine, nonpulsatil kardiyopulmoner bypass
(CPB) sırasında bu tür noninvaziv yöntemlerin pratik olmayacağı unutulmamalıdır.
İnvaziv arteryel basınç monitörizasyonu
Klinik olarak
kan basıncının noninvaziv olarak ölçülmesini mümkün kılan pek çok yöntem
olmasına karşılık tüm bu yöntemler, oklüziv bir kafın altından geçen akımın
saptanması esasına dayanır. Ayrıca, Penaz fotopletismografisi hariç bu
noninvaziv yöntemlerin hiç birisi, bir arteryel trase yaratamaz. Bu nedenlerden
ötürü, uzun yıllardan beri intra-arteryel monitörizasyon, noninvaziv tekniklerle
kıyaslandığında "altın standart" olarak kalmıştır. Kardiyovasküler hastalığı
olan olgularda cerrahi girişim sırasında; intravasküler volüm değişiklikleri,
anestezik ajanların etkileri ve cerrahi manüplasyon nedeniyle arteryel kan
basıncında büyük dalgalanmaların olması nadir değildir. Bu durumlarda kan
basıncının ve dalga şeklinin atımdan atıma izlenmesi avantaj sağlar. Ayrıca seri
arteryel kan gazı analizlerini de mümkün kılar. Arteryel trasenin zlenmesi,
bazan seri kan basıncı ölçümlerinden daha kıymetli bilgiler verebilir. Örneğin
arteryel trasenin çıkışının eğimi, P/dt ile yakın ilişki gösterir ve böylelikle
miyokardiyal kontraktilite hakkında sınırlı da olsa bir fikir verebilir. Ancak
bu, pesifik bir özellik değildir çünkü, SVR artışı da miyokard
kontraktilitesinde değişiklik olmadığı halde bu eğimi değiştirebilir.
an basıncının direkt ölçümü, aritmilerle (örneğin PVCs) birlikte görülen kan
basıncı değişikliklerinin anlık gözlenmesine de lanak verir. Yine nabız
basıncının büyüklüğü, kan volümü ve atım hacminin değerlendirilmesinde
kullanılabilir. Ayrıca,
abız basıncı daraldığında ve kan basıncı solunum ile büyük değişmeler
gösterdiğinde hipovolemiden kuşkulanmak mümkün olabilir.
Genel prensipler
Arteryel
basınç, ideal olarak assendan aortada ölçülür. Periferden ölçülen basınçlar,
arteryel sistemde iletilirken giderek daha çok biçim kaybettiği için çok sık
olarak santral aortik basınçtan farklılık gösterir . Dikrotik çentik gibi yüksek
frekanslı komponentler, giderek kaybolur, sistolik pik artar, diyastolik çukur
azalır, ve transmisyonda gecikme oluşur. Bu durum, periferde arteryel
kompliansın, arteryel ağaçta rezonans ve yansımanın azalmasının bir sonucudur.
Bu etki en çok dorsalis
pedis arterinde görülür. Bu arterde SAB, santral aortaya göre 10-20 mmHg daha
yüksek, DAB ise 20 mmHg daha düşüktür. Bu tür değişikliklere karşın OAB, normal
koşullarda santral aortik basınca eşittir. Buna karşılık CPB'tan sonra bu
özellik de kaybolur. Kan basıncı, arteryel (veya venöz) ağaçtaki kalp
odacıklarında oluşan kuvvetin yansımasıdır. Bu kuvvetlerin ölçümü, mekanik
enerjiyi elektriksel sinyallere dönüştüren bir cihaza iletilmelerini gerektirir.
İntravasküler basınç ölçümü için
kullanılacak bir sistemin; bir intravasküler kateter, sıvı ile dolu bir tüp ve
bağlantılar, bir elektromekanik transduser, bir elektronik analizör, bir
elektronik depolama ve gösterme sistemi içermesi gerekmektedir.
Bir basınç ölçüm sisteminin komponentleri
İntravasküler kateterler
İntravasküler
kateterler, sistemik arteryel basınç monitörizasyonunda kullanılan kısa, ince
kateterlerden, santral sirkülasyonda kullanılan çok lümenli uzun kateterlere
kadar değişkenlik gösterir. Arteryel basınç ölçümleri için dinamik yanıt
karakterlerinin optimal olması nedeniyle ince lümenli (20G veya daha ince)
kateterler önerilmektedir.
Bağlantı sistemleri
Bağlantı
sistemleri genellikle, basınç hatları, üç yollu musluklar ve sürekli yıkama
sistemlerini içerir. Bu da arteryel trasenin biçimini kaybetmesinin majör
nedenidir. Basınç hattının uzunluğunun artması ve ufak bir hava kabarcığı
içermesi natürel
frekansı azaltırken damping katsayısını arttırmaktadır. Çoğu sistemin sistolik
arter basıncını olduğundan fazla okuduğunu kabul etmek gerekir.
Transduserler
Transduserlerin
fonksiyonu, mekanik kuvvetleri elektrik akımına veya voltaja çevirmektir.
Yıllardır bu amaca pek çok mekanizma ile varılmaktadır, ancak günümüzde
kullanılan transduserlerin çoğu, rezistans tiplidir. Pek çok modern
bir-kullanımlık transduser, bir silikon diyafram içerir. Modern transduserler,
sık tekrarlayan kalibrasyon ve sıfır ayarının
neden olduğu zorluklardan arındırılmıştır. Pratikte majör sorun, sistemin
hastaya göre nispeten uyumsuz sıfırlanmasıdır.
Analiz ve ekran sistemleri
Bu tür modern
ekipmanlar, kazanç ve basınç sinyallerinin gösterilmesi, SAB, DAB ve OAB gibi
sayısal değerlerin hesaplanması, alarm fonksiyonları, veri depolama, hafıza
fonksiyonu, yazdırma fonksiyonu gibi pek çok görev üstlenen bir
kompüter sistemi içermektedir. Venöz basınçlar sıklıkla solunumdan etkilendiği
ve ölçümlerde ekspiryum sonu tercih edildiği için pek çok cihazda ekspiryum
sonunu tanıma özelliği bulunmaktadır.
Yıkama sistemleri
Arteryel
kateter, heparinize bir solüsyon ile (1-3 ml/saat) sürekli olarak yıkanmalıdır.
Bu infüzyon, trombüs oluşumunu engeller ve kateterden daha uzun süre
yararlanılmasını mümkün kılar. Operasyon odasında kateter, ayrıca ufak volümlü
(2-3 ml) heparin solüsyonu (1Ü heparin/1 ml SF) ile aralıklı olarak
yıkanmalıdır. Daha büyük volümlerden, santral arteryel embolizasyon veya
serebral vasküler sorun oluşturabileceğinden ötürü kaçınılmalıdır.
KATETERİN LOKALİZASYONU
Arteryel
kanülasyonun lokalizasyonunu etkileyen faktörler arasında cerrahinin yeri,
hastanın pozisyonu ve cerrahi manüplasyonlar ile arteryel akımın değişebilecek
olması, ekstremitede geçirilmiş cerrahi öyküsü veya iskemi varlığı sayılabilir.
Lokalizasyonu etkileyen bir diğer faktör ise, proksimal arteryel cut-down
varlığıdır. Bu durum, stenoz veya vasküler tromboz nedeniyle basınç dalgasının
dampine ve hatalı olarak düşük basınç okunmasına neden olabilir.
Radyal ve ulnar arterler
Kanülasyonunun
kolay olması, cerrahi sırasında ulaşılabilir olması, kolateral dolaşımın
genellikle yeterli olması ve kontrolünün kolay olması nedeniyle sürekli kan
basıncı monitörizasyonu için radyal arter, en sık olarak kullanılan arterdir.
Kanülasyondan önce proksimalde bir oklüzyon olmadığından ve kolateral dolaşımın
yeterli olduğundan emin olunması önerilmektedir. İnsanlarda elin kan akımının %
90'ını ulnar arter sağlamaktadır. Radyal ve ulnar arterler, bir palmar kemer
oluşturarak radyal arter oklüzyonu varlığında elin kolateral dolaşımını
sağlarlar. Bu kolateral dolaşım yeterli ise radyal arterin kateterize kaldığı
sürece elin kan dolaşımının yeterli olacağı gösterilmiştir. Pek çok klinisyen,
radyal arteri kanüle etmeden önce Allen testini uygulamaktadır. Allen
testini uygulamak için radyal ve ulnar arterlere kompresyon uygulanırken ele,
soluklaşıncaya dek eksersiz yaptırılır. Sonra ulnar arter serbest bırakılır ve
elin normal rengine ulaşması için geçen süre kaydedilir. Normal bir kolateral
dolaşım varlığında bu süre 5 sn. civarındadır. Buna karşılık bu sürenin 15
saniyeyi aşması durumunda o radyal arterin kanüle edilip edilmeyeceği ise
tartışmalıdır. Elin hiperekstansiyona getirilmesi veya parmakların gergin bir
şekilde birbirinden ayrılmış olması halinde normal bir kolateral dolaşım
varlığına rağmen el, yine de soluk kalarak testin yanlış sonuçlanmasına neden
olabilir. Bir Doppler cihazı veya pulse oksimetre kullanılarak Allen testi
modifiye edilebilir.
Allen testi ile elin dolaşımının radyal artere bağlı olduğu kararına varılırsa,
kanülasyon için başka bir yer de yoksa ulnar arter seçilebilir. Bir diğer radyal
arter kateterizasyon tekniği de santral aortik basıncın ölçülmesi amacıyla uzun
bir kateterin perkütan yerleştirilmesidir. Bu yöntemin avantajları ise, "pulse
countur" yöntemi ile atım hacminin atım-atım hesaplanabilmesi ve CPB sonrasında
olduğu gibi düşük akım durumlarında radyal artere göre daha doğru değerler
alınabilmesidir. Brakiyal arterde eski bir cutdown yeri görülüyorsa o taraftaki
radyal arterin kanüle edilmemesi önerilmektedir. Brakiyal arterde akut tromboz
veya residüel stenoz, kan basıncının hatalı olarak düşük okunmasına yol
açacaktır. Arter seçiminde önemi olan diğer faktörler ise elin daha önceki
operasyonları, nondominant elin seçimi, anestezistin ve cerrahın tercihinden
ibarettir. CPB sırasında ve sonrasında radyal arter ve santral aortik basınçlar
arasında uyumsuzluk olması nadir değildir. Bu fenomenin nedenleri yeterli olarak
açıklanamamışsa da hastaların %17-40'ında geçici olarak gözlenmektedir. Palpe
edilen aortik basıncın radyal arterden daha yüksek olması durumunda geçici
olarak santral aortik basıncın monitörize edilmesi uygun olabilir. Alternatif
olarak bir femoral arteryel kateter yerleştirilebilir.
Brakiyal ve aksiller arterler
Brakiyal arter,
antekubital fossada, bicipital tendonun medyalinde ve medyan sinire çok yakın
olarak seyreder. Brakiyal arterin perkütan kateterizasyonu ile gözlenen
komplikasyonlar, kardiyak kateterizasyon için bu arterin kateterizasyonunu
takiben gözlenen komplikasyonlardan çok daha azdır. Brakiyal arter basınç
trasesi, femoral arterdekine benzer; sistolik basınç artışı radyal arterden
biraz daha azdır. Bu arterin kanülasyonu ile basınç izlenmesinin güvenli olduğu
geniş iki seride bildirilmiştir. Son zamanlarda CPB öncesinde ve sonrasında
brakiyal arter basıncının radyal artere göre santral aortik basıncı daha doğru
olarak yansıttığı gösterilmiştir. Aksiller arter, deltoid ve pektoral kasların
bileşkesinde Seldinger tekniği ile kanüle edilebilir. Bu teknik, yoğun bakım
olgularının uzun süreli kateterizasyonu ve periferik vasküler hastalığı olanlar
için önerilmektedir. 15-20 cm.lik kateterin ucu aortik arkus içinde olacağı için
yıkama sırasında serebral emboli tehlikesini azaltmak amacıyla sol aksiller
arterin kullanılması önerilmektedir. Lateral dekübitüs pozisyonu ve kolun
addüksiyonu aksiller kateterin kink yapmasına ve basınç trasesinin dampine neden
olabilir.
Femoral arter
Yukarıda
tanımlanan herhangi bir teknik ile femoral arterin kanüle edilmesi mümkündür. Bu
arter, genellikle diğer arterler kanüle veya palpe edilemediği zaman tercih
edilir. İskemik komplikasyon oranının yüksek oluşu, diagnostik anjiografik ve
kardiyak kateterizasyon için uygulanan girişimlerden sonra psödoanevrizma
oluşumu nedeniyle bu arterin kanülasyonu önerilmemektedir. Buna karşılık
monitörizasyon için kullanılan kateterlerin diagnostik kateterlerden daha ince
olması, bu tür komplikasyonların oranını düşürmektedir. Torasik aortik cerrahi
uygulanacak olgularda bir üst ekstremite arterinin kateterizasyonu yanısıra
femoral arterin kanülasyonu da gerekli olabilir. Bu operasyonlarda spinal kord
ve viseral organların kan akımını korumak amacıyla "distal aortik perfüzyon" (parsiyel
CPB, sol kalp bypassı ve bir heparinize şant kullanılarak) uygulanabilir. Bu
durumda distal perfüzyon basıncını optimize etmek için distal aortik basıncı
ölçmek (femoral arter veya dorsalis pedis'te) gerekli olacaktır. Aortik
koarktasyonun onarımında femoral ve radyal arterin aynı anda monitörize
edilmesi, onarımı takiben cerrahi girişimin yeterliliğinin denetlenmesi
olanağını verir. Periferik vasküler hastalığı olanlarda arteryel monitörizasyon
için femoral arter iyi bir seçim değildir. Aortik obstrüksiyon, femoral
arterdeki basıncı azaltabileceği gibi, femoral arterin kendisi de aterom
plaklarına sahip olabilir, bu da emboli ve distal iskemi riski oluşturur.
Dorsalis pedis arteri
Ayağı besleyen
iki ana arter, dorsalis pedis ve posterior tibial arterdir. Bu iki arter, elde
olduğu gibi bir arteryel ark oluştururlar. Dorsalis pedis, diğer arterler kanüle
edilemediğinde seçilebilecek nispeten daha küçük çaplı bir arterdir. Başarısız
kanülasyon insidensi % 20 kadardır, tromboz oluşumu oranı ise % 8 civarındadır.
Bu arter kanüle edilmeden önce dorsalis pedis ve posterior tibial artere
kompresyon uygulanarak ve başparmağın rengi gözlenerek modifiye bir Allen testi
uygulanabilir. SAB, radyal arter veya brakiyal arterden 10-20 mmHg yüksek, DAB
ise 15-20 mmHg daha düşüktür. Dorsalis pedis ve posterior tibial arter, radyal
arter kanülasyonuna uygun birer alternatiftir, ancak olguların % 5-12'sinde
palpabl değildir. Bu damarların kanülasyonu, karotis oklüzyonu veya
serebrovasküler hastalığı olanlarda önerilmemektedir.
Endikasyonlar
İnvaziv
arteryel monitörizasyon için endikasyonlar tablo 2'de sunulmuştur.
|
Tablo 2. İnvaziv arteryel basınç monitörizasyonu için
endikasyonlar |
-
Büyük sıvı şiftlerinin
ve/veya kan kayıplarının beklendiği majör cerrahi girişimler
-
Kardiyopulmoner bypass
gerektiren cerrahi girişimler
-
Aorta cerrahisi, aortun
klemplenmesini gerektiren aorta cerrahisi uygulanacak olgular,
-
Sık arteryel kan gazları
analizi gereken pulmoner hastalığı olan olgular
-
Taze miyokard infarktüsü,
-
Anstabil anjinası veya
ciddi koroner arter hastalığı olan olgular
-
Sol ventrikül fonksiyonu
ciddi derecede bozulmuş (KKY) veya ciddi valvüler kalp hastalığı bulunan
olgular
-
Hipovolemik,
kardiyojenik veya septik şoktaki ya da multipl organ yetersizliğindeki
olgular
-
İstemli hipotansiyon
veya hipotermi planlanan cerrahi girişimler,
-
Masif travma olguları,
-
Sağ kalp yetersizliği,
-
Kronik obstruktif
akciğer hastalığı (KOAH),
-
Pulmoner hipertansiyon
veya pulmoner embolisi olan hastalar,
-
İnotrop veya "intra-aortik
balon kontrpulsasyonu" kullanımı gerekli olan hastalar
-
Masif asiti olan
olgular,
-
Sık kan örneği alınması
gereken elektrolit veya metabolik bozuklukları olan olgular
-
Arteryel basıncın
noninvaziv olarak ölçülmesinin mümkün olamadığı olgular (morbid obezite...).
|
KONTRENDİKASYONLAR
Lokal enfeksiyon
Arteryel
kateterin sellülit veya pürülan bir dokudan geçerek konulması, kateter sepsisi
ile sonuçlanır. Arteryel kanülasyon yerinde enfeksiyon bulguları saptandığında
kateter çıkarılmalıdır. Kateterin yerleştirilmesi ve bakımı sırasında sıkı
aseptik tekniklerin uygulanması gereklidir.
Koagülopati
Radyal ve
dorsalis pedis arterleri gibi periferik arterlerin kanülasyonu sırasında
koagülopati varlığı, hematom oluşturabilir. Ayrıca aksiller ve femoral arter
kanülasyon girişimleri, bu olgularda vasküler ve nörolojik komplikasyonlara da
neden
olabilecek hematom formasyonu oluşumu ile sonuçlanabilir. Bu nedenle
antikoagülan tedavi alan olgularda arteryel kanülasyon gerekiyorsa daha
periferik arterlerin kanülasyonu önerilmektedir.
Proksimal obstrüksiyon
Anatomik
faktörler, intra-arteryel basınç ölçümlerinde, santral aortik basıncın önemli
ölçüde yanlış okunmasına neden olabilirler. "Torasik outlet sendromu" ve "aort
arkus damarlarının konjenital anomalileri", üst ekstremitelerin kan akımını,
"aort koarktasyonu" ise alt ekstremitelerin kan akımını azaltabilir. Daha önce
arteryel cutdown yapılmış bir arterde stenoz gelişmiş olabileceğinden burada
ölçülecek basınç, santral aortik basınçtan daha düşük olacaktır.
Raynaud sendromu
Raynaud
sendromu veya Buerger hastalığı (Tromboanjitis obliterans) olan hastalarda
radyal veya brakiyal arter kanülasyonu kontrendikedir. Bu özellikle perioperatif
dönemde daha önemlidir çünkü Raynaud sendromlu hastalarda hipotermi, vazospastik
bir atağın başlıca tetikleyicisidir. Bu ve benzeri hastalıklarda intra-arteryel
monitörizasyon endike ise femoral veya aksiller arter gibi geniş çaplı
arterlerin kanülasyonu önerilmektedir.
Cerrahi girişim
Pek çok cerrahi
manevra, intra-arteryel monitörizasyonu etkileyebilir. Lateral dekübitus
pozisyonu, eğer aksiller yastık uygun biçimde konulmamışsa altta kalan kolun
kanlanmasını azaltabilir. Desendan torasik aort anevrizması onarımında sağ
radyal, brakiyal veya aksiller arter kanüle edilmelidir, çünkü cerrahi girişim
sırasında sol subklavyen arterde oklüzyon gelişebilir.
TEKNİKLER
Direkt kanülasyon
Arteryel
kateterizasyonun başarı yüzdesini arttırmak için uygun teknik kullanılması
gereklidir. Bilek, altına bir rulo konulduktan sonra tamamen dorsofleksiyona
getirilir ve bir kol tahtası üzerine tespit edilir. Arteri, 2-3 cm. boyunca
kalemle
çizerek işaretlemek ve rahat bir şekilde oturmak yararlı olabilir. Arter
üzerinde lokal anestezik ile bir infiltrasyon yapıldıktan sonra 18G bir iğne ile
ufak bir cilt insizyonu yapılır. Arkasına enjektör takılmış 20G'luk kısa bir
teflon kateterli iğne ile cilt, 30 derecelik bir açı verilerek geçilir. İğne
arterin trasesi boyunca ilerletilir. Artere girildiğinde iğne ile cilt
arasındaki açı 10 dereceye indirilir ve iğnenin haznesindeki kan gözlenerek
kateter, iğnenin üzerinden arterin içine ittirilir. Bu sırada arterin arka uvarı
delinmemelidir. Eğer iğnenin arkasından kan damlaması durmuşsa arterin arka
duvarının delindiği düşünülmelidir. Bu durumda iğne kateterin içinden çıkarılır,
kan yeniden görülünceye dek kateter, yavaşça geri çekilir, kan yeniden damlamaya
başladığında ise kateter, arterin içine yavaşça ilerletilir. Kateterin
yerleştirilmesinden sonra dorsofleksiyon pozisyonu sonlandırılır, aksi taktirde
bileğin uzun süre bu pozisyonda kalması halinde gerilmeye bağlı olarak medyan
sinir hasarı oluşabilir.
Transfiksasyon
Tanımlanmış
dört arteryel kanülasyon tekniğinden birisidir. Bu teknikte arter, içerisinden
bir intraket geçirilmek suretiyle tespit edilir. Daha sonra iğne kateterin
içinden tamamen çıkarılır. Kateter yavaşça geri çekilirken pulsatil kan akımının
görüldüğü an kateter arterin içindedir ve daha sonra kateter, arterin içerisine
ilerletilir.
Seldinger tekniği
Arter, bir iğne
ile lokalize edilir. İğnenin içinden bir kılavuz tel (guide wire) geçirildikten
sonra iğne çıkarılır. Kılavuz telin üzerinden kateter, arter içerisine
ilerletilir.
Doppler-yardımlı teknik
Arter, bir
Doppler akım probu ile lokalize edilir. Perkütanöz kateter, Doppler sinyallerine
göre yönlendirilir. Özellikle ufak çocuklarda ve bebeklerde yararlı olabilir.
Cerrahi cutdown
Arter üzerine
cilde bir insizyon yapılır, çevreleyen dokular, arter duvarından diseke edilir.
Kan kaybını önlemek için arter etrafından proksimal ve lateral ipekler
geçirilir. Doğrudan görerek arter, iğne üzerinden kateter ile kanüle edilir.
Alternatif olarak, girişi kolaylaştırmak için arter duvarına ufak bir insizyon
da yapılabilir.
KOMPLİKASYONLAR
Enfeksiyon
İnvaziv
monitörizasyon yöntemlerinin tümünde kateterden kaynaklanan infeksiyon,
potansiyel bir komplikasyondur. Bu enfeksiyonun nedenleri arasında; enfekte cilt
bölgesinden girilmiş olması, girişim sırasında kötü asepsi yöntemleri
kullanılmış
olması, kateterden kaynaklanan sepsis, uzun süreli kateterizasyon nedeniyle cilt
florasının kolonizasyonu yer alır. Kötü imalat nedeniyle kateterin
yerleştirilmesinden önce enfekte olması da bu nedenler arasındadır. Diğer
faktörler, nondisposable domlar, dekstrozlu yıkama solüsyonları ve
kateterizasyonun süresidir. Enfeksiyon saptandığında kateter çıkarılmalıdır.
Kateter bir yabancı cisim olduğundan antibiyotik kullanımı ile sterilize
edilmesi mümkün değildir. Kateter enfeksiyonu sonucu oluşan lenfanjit ve
sellülit ise sistemik antibiyotik kullanımı gerektirir.
Hemoraji
Bir
intraarteryel kateter kullanımı, uzatma hattının veya kateterin diskonneksiyonu
sonucu hemoraji riski taşır. Bu amaçla kilitli (Luer lock) konneksiyonların ve
düşük basınçta alarm veren monitörlerin kullanılması ile bu komplikasyonun önüne
geçilebilir.
Tromboz ve distal iskemi
Kanülasyonu
takiben radyal arterin trombozu geniş ölçüde çalışılmıştır. Tromboz insidensini
arttıran faktörler arasında kanülasyon süresinin uzunluğu, geniş kateter
kullanımı, arter çapının küçük olması yer alır. Kanülasyon tekniği, tromboz
insidensini etkilemezken aspirin profilaksisi başarılı olabilir. Proksimal veya
distal oklüzyon oluştuğunda oluşan trombüsün de çıkarılabilmesi için kateterin
sürekli aspire edilerek çıkarılması önerilmektedir. Radyal arter trombozu ile
elin iskemisi arasındaki ilişki kesin değildir. Yine anormal Allen testi ile
radyal arter kanülasyonunu takiben ele ait komplikasyonlar gelişmesi arasındaki
ilişki de iyi değildir. Çok fazla miktarda radyal arter kanülasyonu
uygulanmasına rağmen ele ait komplikasyonlar çok nadiren bildirilmektedir.
Generalize aterosklerozu olan olgularda distal iskemi insidensinin daha fazla
olması beklenebilir. Aksiller, brakiyel, radyal veya ulnar arter kanülasyonu
yapılmış olgularda el, düzenli aralıklarla muayene edilmelidir. Tromboz oluşumu,
kateter çıkarıldıktan bir kaç gün sonra da görülebileceği için bu muayene
postoperatif period süresince sürdürülmelidir. Rekanalizasyon, ortalama 13 günde
oluşurken bu süre içinde kolateral dolaşım her zaman yeterli olmayabilir. Elin
iskemisine ait herhangi bir bulgu agressiv olarak araştırılmalı ve morbiditeyi
azaltmak için süratle tedavi edilmelidir. Tedavi planında bir vasküler cerrah,
el cerrahı veya plastik cerrahtan konsültasyon istenmesi yer almalıdır. Tedavi
genellikle konservatiftir. Bununla birlikte fibrinolitik ajanlar (streptokinaz),
stellate ganglion blokajı ve cerrahi müdahelelerin de yeri olabilir.
Cilt nekrozu
Radyal arter
kanülasyonunu takiben sekiz hastada elin volar yüzünde proksimal full-thickness
cilt nekrozu bildirilmiştir. Cilt nekrozu olasılıkla oluşan radyal arter
trombozunun kutanöz branşlara kadar ilerlemesinden kaynaklanmaktadır.
Embolizasyon
Hava veya
partiküllerin kateter içine kuvvetle enjeksiyonu, distale veya proksimale
emboliye neden olabilir. Serebral embolizasyon, daha sık olarak aksiller veya
temporal arterden kaynaklanır, ancak brakiyal ve radyal arterlerden de
kaynaklanması mümkündür. Aort arkındaki akımın yönü ve anatomisi yüzünden sağ
koldan serebral sirkülasyona emboli ulaşma olasılığı, sol kola nazaran daha
yüksektir. Serebral embolizasyon riskini arttıran diğer faktörler ise yıkama
solüsyonunun volümü ve enjeksiyon hızıdır.
Hematom ve nörolojik hasar
Özellikle
koagülopatisi olanlarda olmak üzere herhangi bir arteryel girişimi takiben
hematom oluşumu mümkündür. Eğer geniş bir hematom gelişirse oluşacak basınç
arterin kompresyonuna ve distalde iskemiye yol açabilir. Aynı şekilde hematomun
bir siniri komprese etmesi de nöropati ile sonuçlanabilir. Nöropati olasılığı
özellikle; arter ve sinir bir fibröz kılıf içinde uzanıyorsa (brakiyal pleksusta
olduğu gibi) veya doku kompartmanı sınırlı ise (kolda olduğu gibi) söz
konusudur. Hematom formasyonu, arteryel zedelenmeyi takiben direkt bası ve
koagülopatinin düzeltilmesi ile önlenebilir. Büyük hematom formasyonu veya
nörolojik disfonksiyon gelişirse cerrahi konsültasyon istenmeli, konservatif
önlemler etkisiz kaldığında eksplorasyon ve drenaj uygulanmalıdır. Arteryel
kateterizasyon girişimi sırasında direkt sinir zedelenmesinin oluşması da
mümkündür. Medyan sinirin brakiyal artere, aksiller arterin de brakiyal pleksusa
yakın seyretmesi bu olasılığı arttırmaktadır.
Geç vasküler komplikasyonlar
Arter duvarının
inkomplet yırtılması, psödoanevrizma formasyonu ile sonuçlanabilir.
Psödoanevrizmanın duvarı fibröz dokudan oluştuğu için genişlemeye devam eder.
Eğer psödoanevrizma bir ven içine ruptüre olursa veya hem bir ven, hem de bir
arter aynı anda zedelenirse bir arterio- venöz fistül gelişebilir. Santral venöz
kanülasyonu takiben sol karotid arter ve sol internal juguler ven arasında
arterio-venöz fistül oluştuğu bildirilmiştir. Bu tür lezyonların tedavisi
cerrahidir.
Yanlış basınç ölçümü
İntra-arteryel
basınç monitörizasyonu büyük avantajlarına karşın her zaman gerçek basınç
değerlerini vermeyebilir. Monitörizasyon sistemi yanlış sıfırlanmış veya kalibre
edilmiş olabilir ya da transduserin seviyesi uygun olmayabilir. Kateter kink
yaptığında ya da kısmen tromboze olduğunda dalga formunda damp gelişebilir.
Vazokonstrikte veya hipovolemik şoktaki olgularda brakiyal ve radyal arter
basınçları, gerçek aort basıncından anlamlı derecede daha düşük olabilir. Hatalı
ölçümün bir diğer olası nedeni ölçüm yapılan arterin proksimalinde arteryel
stenoz (torasik outlet sendromu ve subklavyen stenozda olduğu gibi)
bulunmasıdır. Daha önce tanınmamış Raynaud sendromu da hatalı basınç ölçümüne
neden olabilir.
SANTRAL VENÖZ BASINÇ
Santral venöz
basınç, sağ atrium basıncıdır. Hemoraji, aksidental ve cerrahi travma
sonrasında, sepsiste ve kan volümünde azalma ile seyreden acil durumlarda sıvı
tedavisinin izlenmesinde sık olarak kullanılan bir ölçüm yöntemidir (Tablo 3).
Kateterin yerleştirilmesi nispeten kolaydır. Sternum seviyesinin yaklaşık 10 cm
altındaki bir nokta sıfır noktası olarak kabul edilmeli ve ölçüm sırasında bu
sıfır noktası sürekli kontrol edilmelidir. Sağlıklı insanlarda inspiryum ve
ekspiryum sırasında CVP'nin normal değerleri -2 ve 4 cmH2O'dur. Akut
hastalıklarda genellikle 10-12 cmH2O,üst sınır olarak kabul edilir. Bununla
birlikte mekanik ventilasyon ve PEEP uygulanan kritik olgularda kan basıncının
normal sınırlar arasında tutulabilmesi için sıvı tedavisi sırasında CVP'nin
20-25 cmH2O'ya kadar yükselmesine izin verilebilir. CVP değeri, 15-18 cmH2O'yu
aştığında bir pulmoner arter kateterinin yerleştirilmesi, sıvı tedavisinin
takibinde daha güvenilir bir yöntem olacaktır.
Basitçe CVP'nin kan volümü ve sağ kalp fonksiyonundan etkilendiği kabul
edilebilir. Hipovolemik hastalarda büyük miktarlarda sıvı transfüzyonu CVP'de
sadece ufak oynamalara neden olurken overtransfüzyon sonucu kan volümünün
artması CVP'de anlamlı bir yükselmeye neden olacaktır. Yine kardiyak problemi
olanlarda da sıvı tedavisi CVP'de büyük artışlara yol açabilir. Ancak yine de
CVP'ye bakarak kan volümü hakkında fikir yürütmek doğru olmayacaktır. Çünkü
CVP'yi etkileyen başka pek çok faktör bulunmaktadır.
Sağ kalp yetersizliği olan olgularda klasik olarak boyun venlerindeki
distansiyon, klasik olarak CVP'deki artışın göstergesidir. Pek çok durumda sağ
kalp yetersizliği, sol kalp yetersizliği'ne (sol atrial, end-diyastolik ve
pulmoner arter basınçlarında artış) sekonder olarak gelişir. Eğer pulmoner arter
basıncı, 40 mmHg'nın altında ise sağ kalp fonksiyonunu sürdürebilir. Ancak bu
sınır aşılırsa sağ ventrikül yetersizliği başlar ve CVP yükselir. Daha seyrek
olarak, pulmoner hipertansiyon ve pulmoner vasküler rezistansın arttığı pulmoner
emboli ve respiratuar yetersizlik gibi durumlarda sol kalp yetersizliği olmadan
da sağ kalp yetersizliği gelişebilir.
Sağ atrium dalga formu üç yukarı doğru defleksiyon (A,C ve V dalgaları) ve iki
aşağı doğru defleksiyon (X ve Y inişleri) içerir. A dalgası atrial kontraksiyon
tarafından oluşturulur ve EKG'de P dalgasından sonra ve birinci kalp sesinden
hemen önce oluşur. Kısa bir süre sonra ardından gelen C dalgası, triküspit
kapakçıkların kapanması ve RA içine doğru bombeleşmesi sonucu oluşur. RV'ün
kontraksiyonu sürerken triküspit kapakçığı, RV'e doğru çekilir ve X inişi
oluşur. Sistol sonunda triküspit kapakçık açılmadan hemen önce atriumun hızlı
sistolik doluşu ile V dalgası oluşur. Triküspit kapakçık açıldığında miyokard
gevşer, ventrikül içine kan dolmaya başlar ve Y dalgası oluşur.
RA dalga formu, patolojik kardiyak durumların tanısında da yararlı olabilir.
Örneğin iregüler ritm başlaması ve A dalgasının kaybı, atrial flutter veya
fibrilasyonu gösterir. Nodal ritm anestezi sırasında sıklıkla görülür ve
kardiyak outputta %5-20 oranında düşüşe yol açabilir. Komplet kalp bloğunda ve
ventriküler aritmilerde, RA'un boşalmasına rezistansın arttığı triküspit stenozu,
RV hipertrofisi, pulmoner stenoz veya pulmoner hipertansiyon gibi durumlarda dev
A dalgaları görülebilir.
Ciddi bir triküspit regürjitasyonu varsa erken sistolik veya holosistolik dev V
dalgaları veya C-V dalgaları oluşur. Geniş V dalgaları, iskemi veya RV
yetersizliğine bağlı olarak ventrikülün nonkomplian olduğu durumlarda sistolün
geç döneminde de görülebilir.
Etkileyen faktörler ve sınırları bilindiğinde CVP, faydalı bir monitördür. CVP,
hastanın kan volümünü, venöz tonüsünü ve sağ ventrikül performansını yansıtır.
Ayrıca santral venöz obstrüksiyondan veya intratorasik basınç değişikliklerinden
de (PEEP gibi) etkilenir. Anlık değerlerden çok seri ölçümleri daha değerlidir.
Volüm infüzyonuna CVP'nin yanıtı, sağ ventrikül fonksiyonunun
değerlendirilmesinde yararlı bir testtir. CVP, sol kalbin doluş basınçları
hakkında doğrudan fikir vermez, ancak sol ventrikül (LV) fonksiyonları iyi olan
olgularda sol kalbin doluş basınçlarını değerlendirmek için kullanılabilir.
Koroner arter hastalığı (KAH) olup da ejeksiyon fraksiyonu 0.4'ten büyük olan
olgularda volüm değişiklikleri sırasında CVP ve sol kalp doluş basınçları
arasında iyi bir korelasyon olduğu gösterilmiştir.
|
Tablo 3. Santral venöz kateterizasyon için
endikasyonlar |
-
Kardiyak fonksiyonları
iyi olan olgularda büyük sıvı şiftleri ve/veya kan kaybı beklenen majör
operatif girişimler.
-
İdrar outputunun iyi
olmadığı veya hiç olmadığı (renal yetersizlik, ürolojik cerrahi) olgularda
intravasküler volümün değerlendirilmesi.
-
Oturur pozisyonda
uygulanan kranyotomiler gibi yüksek hava embolisi riski taşıyan cerrahi
girişimler. Monitörizasyona ilaveten böyle bir kateter, intrakardiyak
havanın aspire edilmesinde de kullanılabilir.
-
Sık kan örneği
alınmasını gerektiren arteryel kateterizasyon uygulanmamış olgular
-
Vazoaktif veya iritan
ilaçların kullanılması için venöz yol gerekliliği.
-
Uzun süreli ilaç
uygulaması
-
Periferik intravenöz
yolların yetersiz olması
-
İntravenöz solüsyonların
hızlı infüzyonu
-
Parenteral alimentasyon
-
Sık terapötik
plazmaferez
|
KANÜLASYONUN YERİ
Santral venöz
kanülasyon için en sık tercih edilen santral venler; (1) İnternal juguler venler,
(2) Eksternal juguler venler, (3) Subklavyen venler, (4) Antekubital venler, (5)
Femoral venlerdir.
İnternal juguler ven
IJV'nin
kanülasyonu ilk kez 1969'da English tarafından tanımlanmış ve o zamandan bu yana
anesteziyolojistler arasında giderek popularite kazanmıştır. Bu tekniğin
avantajları arasında; 1. Anatomik yapılarla arasındaki ilişkinin sabit olması
nedeniyle yüksek başarı oranı, 2. Sağ atriuma kısa-düz bir yol oluşturması
nedeniyle kateterin ucunun hemen daima ya RA'da ya da superior vena kava'da (SVC)
olduğunun garantilenmesi, 3.Ameliyat masasının başından kolaylıkla ulaşılabilir
olması, 4.Subklavien ven kateterizasyonuna kıyasla daha az komplikasyona neden
olması sayılabilir. IJV, sternokleidomastoid (SCM) kasının lateral demetinin
medyal sınırı altında lokalizedir. Karotid arter, IJV'nin medyalinde ve
derinindedir. Sağ IJV, (1) SVC'ya daha düz bir trase ile ulaştığı, (2)sağ
akciğerin kupulası sola kıyasla daha aşağıda bulunduğu ve (3) torasik duktus
solda olduğu için tercih edilmelidir.
Eksternal juguler ven
Santral
sirkülasyona ulaşmak için bir diğer yol eksternal juguler ven (EJV) olmakla
beraber, kıvrımlı trasesi nedeniyle başarı oranı düşük bir vendir. Ayrıca EJV,
subklavyen vene boşalmak üzere fasyayı perfore ettiği seviyede genellikle bir
valv içerir. Buna rağmen J wire kullanılan bir çalışmada %90 başarı oranı
bildirilmiştir. Bu tekniğin başlıca avantajı, boyunda derindeki dokuların içine
körlemesine iğne ilerletilmesi zorunluluğunun olmamasıdır.
Subklavyen ven
Subklavyen
venin supraklaviküler veya infraklaviküler yaklaşımla kanüle edilmesi uzun
zamandan beri, santral venöz kateterizasyon amacıyla kullanılmaktadır. Başarı
oranı, EJV'den daha yüksek, IJV'den ise daha düşüktür. IJV'e göre subklavyen ven
kanülasyonu, daha fazla komplikasyona neden olur. Bununla birlikte karotid arter
cerrahisinde CVP monitörizasyonu endike olduğunda kanülasyon için
kullanılabilir. Ayrıca parenteral nütrisyon veya uzun süreli CVP kanülasyonu
gerekli olduğunda hasta tarafından daha iyi tolere edilebildiği için tercih
edilebilir.
Antekubital venler
Santral venöz
monitörizasyon için bir başka giriş yolu da bazilik ve sefalik venlerdir. Bu
yolun avantajları, komplikasyon şansının düşük olması ve intraoperatif dönemde
kolaylıkla ulaşılabilirliğidir. Majör dezavantajı ise kateterin
yerleştirilmesinde sık olarak güçlükle karşılaşılmasıdır. Kateterin körlemesine
ilerletilmesinin %59-75 oranında santral venöz kanülasyon ile sonuçlandığı
bildirilmiştir. Bu yaklaşımda kateterin ucunun lokalize edilebilmesi için göğüs
filminin çekilmesi özellikle önemlidir. Başarısız kanülasyon, sık olarak
kateterin omuzdan dönmemesi veya aynı taraftaki IJV'e girmesinden kaynaklanır.
Başın kanülasyon tarafına döndürülmesi, kateterin ilerletilmesini
kolaylaştırabilir.
Femoral venler
Femoral ven,
erişkinlerde intraoperatif monitörizasyon amacıyla nadiren kanüle edilir. Ancak
bu damarın kanüle edilmesi teknik olarak kolay, başarı şansı ise yüksektir. Eski
literatürlerde bu yolun kullanılması ile kateter sepsisi ve tromboflebit
oranının yüksek olduğu bildirilmekte ise de tek kullanımlık kateter kitleri ve
kateter teknolojisinin geliştirilmesi ile bu tezin geçerliliği ortadan
kalkmıştır. SVC obstrüksiyonu olan hastalarda CVP monitörizasyonu gerekiyorsa
gerçek bir CVP ölçümü sağlamak amacıyla femoral venin kullanılması gerekir.
Ancak, kateter uzunluğunun, inferior vena kavanın mediastinel bölümüne ulaşacak
kadar olması önemlidir.
PULMONER ARTERYEL VE KAPİLLER BASINÇLAR
Balonlu, akımla
yönlenen pulmoner arter kateterleri (PAC), sol ventrikülün doluş basınçlarını (LVEDP)
değerlendirmek amacıyla pulmoner arter basınçları (PAP) ve wedge basıncı ölçmek
amacıyla sık olarak kullanılır. Bu özellikle akut kalp yetersizliğini sıvı
volümü ile ilgili problemlerden ayırt etmek gerektiğinde yararlı olur. Ayrıca,
akut miyokard infarktüsü, veya diğer kardiyak problemlerde, şokta, travmada veya
sıvı hacmi ve sirkülatuar durum hakkında şüphe olduğunda sıklıkla kullanılan bir
izlem yöntemidir. Örneğin akut miyokard infarktüsünde beklenen hemodinamik
patern; hipotansiyon, düşük kardiyak output, artmış intravasküler doluş basıncı
(örneğin PCWP) genellikle azalmış ventriküler kontraktilite, ve komplianstır.
PAP ve PCWP'ın izlenmesi, bu gibi durumlarda hastalığın progresi ve uygulanan
tedaviye alınan yanıtın değerlendirilmesinde oldukça yararlı olacaktır.
Normal koşullarda sol atrium basıncı (LAP) ile sağ atrium basıncı (RAP)
arasındaki fark 1-2 mmHg kadardır. Ancak valvüler lezyonların varlığında LAP,
RAP'ın oldukça üzerine çıkabilir. Aynı şekilde kalbin sadece bir yanını
ilgilendiren durumlarda ya da pulmoner vasküler rezistansı yükselten solunum
yetersizliklerinde yine bu fark açılır. Öte yandan PCWP da CVP'yi etkileyen pek
çok faktörden etkilenir: volüm, ventriküler fonksiyon, intratorasik basınçlar,
abdominal distansiyon ve vazopressörler. Pulmoner arteryel hipotansiyon,
hipovolemik şokta sıklıkla görülürken pulmoner arteryel hipertansiyon da;
hipovolemik ve travmatik şoktan sonra, konjenital intraatrial ve
intraventriküler defektlerde, kronik obstrüktif akciğer hastalıklarında, ve
primer pulmoner hipertansiyonda görülür.
Anlamlı bir mitral valv stenozu ya da KOAH'da görüldüğü gibi pulmoner venöz
rezistansta artış olmadığı sürece PCWP, LAP ve LVEDP ile çok yakın bir
korelasyon gösterir. Mitral stenozda ise PCWP zaten yüksek olacağından yeterli
bir sol ventrikül doluş basıncı gibi algılanmasından kaçınılmalıdır. Mitral ve
aort valv replasmanı sırasında ve sonrasında sol ventrikül doluş basınçları
intraoperatif olarak yerleştirilen bir sol atrial kateter yoluyla direkt olarak
ölçülebilir. PCWP, kan volümünün değerlendirilmesinde güvenilir bir basınç
değildir. Sık olarak yoğun bakım koşullarında CVP veya PCWP'ın 8-12 mmHg
arasında tutulması makuldür. PCWP, 20 mmHg'nın üzerine çıktığında sıvı
infüzyonunun hızlı yapıldığı, sol
ventrikülün yeterince pompalayamadığı ya da intratorasik basıncın yüksek olduğu
düşünülmelidir.
Teknikler
Bir PAC'nin
yerleştirilmesinde CVP kateterizasyonu için yukarıda bahsedilen prensipler
geçerlidir. Sağ atrium ile arasındaki düz trase nedeniyle sağ IJV, en kolay
yaklaşım yoludur. PAC'lerinin subklavyen ven yoluyla konulması, kardiyotorasik
cerrahi sırasında sternal retraksiyon uygulanırken kink yapması ile
sonuçlanabilir.
Pulmoner arter kateterinin yerleştirilmesi
PAC'nin damar
introduserinin içinden PA'e ilerletilmesi, kateterin distal ucundan alınan
basınç dalgasının gözlenmesi veya fluoroskopik yönlendirme ile mümkün olabilir.
Perioperatif PAC yerleştirilmesinde en sık kullanılan yöntem basınç dalgasının
monitörizasyonudur. Kateterin ucu bir damar introduserinin içinden 15-20 cm
ilerletildikten sonra kateterin kan akımı ile ilerlemesini kolaylaştırmak
amacıyla balonu şişirilir. Normal intrakardiyak basınçlar, tablo 4'te
gösterilmiştir.
|
Tablo 4. Normal intrakardiyak basınçlar
(mmHg) |
|
BASINÇ |
ORTALAMA |
SINIRLAR |
|
Sağ atrium basıncı |
5 |
1-10 |
|
Sağ ventrikül end-sistolik basıncı |
25 |
15-30 |
|
Sağ ventrikül end-diastolik basıncı |
5 |
0-8 |
|
Pulmoner arter sistolik basıncı |
23 |
15-30 |
|
Pulmoner arter diastolik basıncı |
9 |
5-15 |
|
Pulmoner arter ortalama basıncı |
15 |
10-20 |
|
Pulmoner kapiller wedge basınç |
10 |
5-15 |
|
Sol atrium basıncı |
8 |
4-12 |
|
Sol ventrikül end-diastolik basıncı |
8 |
4-12 |
|
Sol ventrikül sistolik basıncı |
130 |
90-140 |
Kateterin ucu,
triküspit valvi geçip sağ ventriküle girene dek sağ atrium trasesi
gözlenecektir. Sağ ventrikülde sistolik basınçta ani bir artış olurken diastolik
basınçta yalnızca önemsiz bir değişiklik olacaktır. Özellikle ventriküler olmak
üzere aritmiler bu sırada daha sık olarak gözlenir ve PAC'nin pulmoner valve
doğru ilerletilmesi ile de kaybolur. Sağ ventriküldeki kateter, pulmoner artere
doğru hızla ilerletilmelidir. Hafif ters Trandelenburg pozisyonu ve hastanın sağ
lateral pozisyona getirilmesi kateterin yerleştirilmesi sırasında görülebilecek
aritmileri azaltabilir.
KARDİYAK OUTPUT MONİTÖRİZASYONU
Kardiyak output
(CO), kalbin bir dakikada periferik sirkülasyona pompaladığı kan miktarıdır. Bu
ölçüm, dokuların otoregülasyonundan etkilendiği için sadece kalbin değil dolaşım
sisteminin durumunu yansıtır. CO, stroke volüm ve kalp hızının çarpımına
eşittir. Preload, afterload,kalp hızı ve kontraktilite, hep birlikte CO'u
belirler. CO ölçümünün kardiyak hastalarda özel bir önemi vardır. Kardiyak
output ölçümü için kullanılabilecek teknikler şunlardır:
1. İndikatör dilüsyon teknikleri: Termodilüsyon yöntemleri: Aralıklı veya
sürekli yöntemler Boya dilüsyon yöntemleri
2. Fick yöntemi
3. Doppler teknikleri
4. Pulse countur yöntemi
5.Torasik impedans yöntemi
İndikatör dilüsyon teknikleri:
Termodilüsyon yöntemi
Aralıklı
termodilüsyon yöntemi: Klinikte şu an CO ölçümünde seçkin yöntem, bir PAC
yardımıyla termodilüsyon yönteminin kullanılmasıdır. Bu teknikte bir inert
indikatör kullanarak kan örneği almadan sık aralıklar ile CO ölçümü mümkündür.
Sağ atriuma soğuk mayi enjekte edilir, PAC'deki termistör tarafından bu
indikatörün sıcaklığındaki değişiklik saptanır. Bir termal indikatör
kullanıldığında CO'u hesaplamak için modifiye Stewart-Hamilton denklemi
kullanılır. Bu formülün çözümü, temperatür-zaman körvünün altında kalan alan ile
de ilişki kuran bir analog kompüter tarafından yapılır. CO, körvün altında kalan
bu alanın büyüklüğü ile ters orantılıdır. Termodilüsyon kateteri, pediyatrik
kardiyak olgularda da kullanılabilir. İntrakardiyak şantı olan pediyatrik
olgularda ise kullanımı güvenilir olmayabilir. Örneğin; bir ventriküler septal
defekti ve sağdan sola şantı olan bir çocukta bu yöntemle CO, hatalı olarak
düşük ölçülebilir.
Sürekli
termodilüsyon yöntemi: Bir termal sinyal kullanarak CO'u sürekli ölçebilmek için pek çok
çaba sarfedilmiştir. İlk denemeler, intravasküler ısıtıcı cihazlar üzerine
yoğunlaşmıştır. Kanın ısıtılmasının soğutulmasından daha riskli olması nedeniyle
hala gelişmekte olan bir yöntemdir.
Boya
dilüsyon yöntemi: Termodilüsyon yönteminin keşfinden önce CO ölçümünde en popüler
teknik, indosiyanin yeşilinin kullanılması ile uygulanan indikatör dilüsyon
yöntemiydi. İndosiyanin yeşili, nontoksik ve karaciğer tarafından hızla
sirkülasyondan uzaklaştırılan bir boyadır. Klinikte bir santral ven içine 5 mg
indosiyanin yeşili enjekte edilir ve bir arteryel kateterden sürekli kan örneği
alınır. Kan, bir densitometre bulunan küvetten geçirilir ve indikatör
konsantrasyonunda zamanla oluşan değişiklik ölçülür. Bir kompüter, boya
konsantrasyon körvünün altında kalan alanı ölçer ve CO değerini hesaplar. CO
tayini bittikten sonra kan yeniden hastaya verilebilir.
Fick
yöntemi:
Bu yöntemde CO, şu formül ile hesaplanır: Q = VO2 / [(CaO2 - CvO2) x 10 ] Bu
formülde; Q = kardiyak output, VO2 = oksijen tüketimi, CaO2 = arteryel oksijen
içeriği ve CvO2 = miks venöz oksijen içeriğidir. Fick prensibi yalnızca
akciğerlerin oksijen alımı, dokuların oksijen tüketimine eşit olduğunda geçerli
olacağından oksijen tüketimi ve arteriovenöz oksijen farkı stabil bir durumda
ölçülmelidir. Bu yöntemin doğruluğunun yüksek olduğu hem hayvan hem de insan
çalışmalarında gösterilmiştir. Bu yöntemin sınırlı kalmasında en büyük neden,
sabit bir hemodinamik ve respiratuar durum sağlanmasına gereksinim duyulmasıdır.
Doppler teknikleri:
a. Pulmoner
arter kateteri tekniği: Bir ultrasonik transduser taşıyan yeni bir PAC
geliştirilmiştir. PA duvarına sürekli temasını sağlamak için katetere özel bir
körv verilmiştir. Doppler prensibini kullanarak ana PA'deki kan akımının
hızından anlık SV hesaplanır. Bu yöntemin termodilüsyon yöntemi ile olan
korelasyonu iyidir.
b. Transtrakeal teknik: Ekipman, distal ucunda 5 mm'lik bir ultrasonik
transduser içeren endotrakeal tüpten ibarettir. CO'un hesaplanmasında
transözofageal Doppler tekniğine benzerlik gösterir. Asendan aortadaki kan
akımını ölçmesi ve trakea ile asendan aorta arasındaki anatomik ilişkinin daha
sabit olması nedeniyle transözofageal yaklaşıma nazaran daha avantajlıdır.
Dezavantajları arasında ise ultrasonik probun pozisyonlandırılması sırasında
ventilasyonun tehlikeye düşmesi ve probun solunum yollarını zedeleyebilme
tehlikesi yer alır.
c. Transözofageal ve suprasternal teknikler: Doppler ultrasound sistemi,
ya suprasternal çukura (asendan aorta) veya özofagus içine (desendan aorta)
yerleştirilir. Bu damarlardaki CO; sistolik hız-zaman körvü, aortun enine
kesitinin alanı ve kalp hızının integrali ile ters orantılıdır. Diğer CO
sistemleri ile aortik ultrasound teknikleri iyi korelasyon göstermektedir.
Ekokardiyografi, ayrıca kalp kapakçıklarından akımın ölçülmesi yoluyla da CO'un
tayininde kullanılabilir. Transözofageal ekokardiyografi kullanarak mitral veya
pulmoner valvden geçen akımın hız-zaman integrali ile kapak alanı ve bir
sabitenin çarpılması ile CO tayin edilebilir.
Pulse
Countur:
Bir diğer CO ölçüm yöntemi, aortik pulse countur analizidir. Bu yöntem, radyal
veya brakiyal arterden ilerletilmiş bir santral aortik kateter gerektirir.
Stroke volümün anlık ölçülmesine olanak tanıyan bir yöntemdir. Tartışmalı bir
yöntem olduğundan popülaritesini yitirmiştir.
Torasik
impedans: Torasik elektriksel impedansı ölçmek için boyun civarına ve
ksifoid proses civarına konulan elektrodlar ile düşük amplitüdlü ve yüksek
frekanslı alternan akım verilmesi ve aynı anda sens edilmesi gerekir. Torasik
impedansta ventilasyon ve pulsatil kan akımı ile değişiklikler oluşur. SV ölçümü
için sadece kardiyak orijinli pulsatil komponent (dZ/dT) analiz edilir.
HEMODİNAMİK VERİLERİN ANALİZİ VE YORUMLANMASI
Hemodinamik
monitörizasyon, hastanın klinik değerlendirilmesine yardım edecek parametrelerin
hesaplanmasına da yardımcı olur. Bu parametrelerin hesaplanmasında kullanılacak
formüller ve normal değerleri tabloda verilmiştir. Bu parametreler; SVR, PVR,
SV, LVSW ve RVSW'ten ibarettir. Bu değerler daha sonra ventrikül
fonksiyonlarının değerlendirilmesi amacıyla Starling körvlerinin
oluşturulmasında da kullanılabilir ve bu hesaplamaların hasta başında operasyon
odasında veya yoğun bakımda hızla yapılabilmesi de mümkündür. Farklı
ağırlıklardaki hastaların karşılaştırılmasının yapılabilmesi için bu hemodinamik
parametrelerin vücut yüzey alanına bölünmesiyle normalize edilmesi gereklidir.
Sistemik ve pulmoner vasküler rezistans
SVR, sol
ventrikülün afterload'unun hesaplanmasında kullanılır. Yüksek SVR, sol ventrikül
duvar gerilimini arttırır. Bu durum, oksijen gereksinimini de arttıracağından
önemlidir. Sistemik hipertansiyon, aort stenozu veya regürjitasyonu gibi
nedenlerle oluşan LV genişlemesi de duvar gerilimini arttırır. Klinikte SVR;
hastanın inotrop, vazodilatatör ve vazokonstriktör ajanlara yanıtını
değerlendirmek için kullanılır. Pulmoner vasküler rezistans, RV afterload'unun
ölçümüdür. PAP arttığında akciğerin III. zonu da artar. Bu pulmoner vasküler
yapıyı gerer ve PVR düşer. RV afterload'unun hesaplanmasında sistolik PAP daha
uygun olabilir.
|
Tablo 5. Hesaplanmış hemodinamik
parametreler |
|
PARAMETRE |
NORMAL DEĞERLER |
|
CI = CO / BSA |
2.8 -4.2 l/dk/m2 |
|
SV = ( CO . 1000 ) / HR |
50 - 110 ml/vuru |
|
SI = SV / BSA |
30 - 65 ml/vuru/m2 |
|
LVSWI = [1.36 . (MAP - PCWP) . SI ] / 100 |
45 - 60 g.m/m2 |
|
RVSWI = [ 1.36 . (PAP - CVP) . SI ] / 100 |
5 - 10 g.m/m2 |
|
SVR = [ (MAP - CVP).80 ] / CO |
900 - 1400 din.sn/cm5 |
|
SVRI = [ (MAP - CVP).80 ] / CI |
1500-2400 din.sn/cm5/m2 |
|
PVR = [ (PAP - PCWP).80 ] / CO |
150 - 250 din.sn/cm5 |
2.PULMONER SİSTEM
Anestezi
uygulaması sırasında pulmoner sistemin monitörizasyonu için tablo-6'daki
monitörizasyon yöntemlerinden yararlanılabilir.
Rutin klinik değerlendirme
Respirasyon
fonksiyonun değerlendirilmesi için kullanılan yöntemlerin çoğu basit
uygulamalardır. Spontan soluyan olgularda solunum frekansının sayılması en sık
yapılan ölçümdür. Solunum hızındaki bir artış pulmoner enfeksiyonun, pulmoner
embolinin, ve respiratuar distess sendromunun ilk belirtilerinden biridir.
Postoperatif dönemde dakikada 24'ün üzerindeki bir solunum hızı, respiratuar
disfonksiyonun önemli bir göstergesi olabilir. Tidal volümün klinik
değerlendirmesi ise genellikle yetersiz kalır. Bununla birlikte zorlu vital
kapasite, pik ekspiratuar akım hızı, ve pik inspiratuar basıncın
değerlendirilmesi özellikle havayolu obstrüksiyonu olan olgular ile kas
zayıflığı gözlenen olgularda önemlidir.
Hastaların ventilatuar parametreleri ve/veya solunum eforundaki değişiklikler
akciğer fonksiyonlarındaki değişikliklerin ilk habercisi olabilir. Örneğin akut
respiratuar distress sendromunda ilk bir kaç saat içinde havayolu basıncı ve
solunum hızında tedrici bir artış ve tidal volümde bir azalma görülür. Yakın
takip edilen bir hastada bu tür değişikliklerin saptanması, daha ileri tetkikler
ve tedavi için bir uyarıcı faktör olacaktır. İnspire edilen gaz ve sistemi
nemlendiren suyun sıcaklığı da monitörize edilebilir. Seri akciğer
radyografileri de yine pulmoner fonksiyonun değerlendirilmesinde önemli rol
oynayabilir. Ciddi respiratuar problemlere EKG değişikliklerinin de eşlik etmesi
mümkündür. Örneğin trakeal aspirasyon sırasında hipoksiye bağlı olarak
bradikardi görülmesi, ya da yetersiz sedasyon veya kan karbondioksit düzeyinin
yükselmesine bağlı olarak taşikardi görülmesi sıktır.Yine santral venöz
basınçtaki değişikliklerin kardiyovasküler sistemden başka solunum sistemindeki
problemlerden kaynaklanan değişiklikler gösterebileceği de unutulmamalıdır.
|
Tablo 6. Pulmoner sistemin monitörizasyonu |
|
Fizik muayene yöntemleri (oskültasyon, kanın rengi, anestezi
balonunun gerginliği) |
|
Arteryel kan gazları |
|
Pulse oksimetre |
|
Mass spektrometre |
|
Havayolu basınçları |
|
Kapnografi |
|
Transkutanöz gaz ölçümleri |
|
Tidal volüm, solunum hızı, dakika ventilasyon hacmi |
Yoğun bakım
olgularında ve anestezi uygulanan olgularda ventilasyonun monitörizasyonu;
akciğerlere giren ve akciğerleri terkeden gazların ve sonuçta dokulardaki ve
kandaki gazların konsantrasyonundaki değişikliklerin ölçümünü içerir. Aslında
monitörizasyonun başlıca amacı, tedaviyi optimize etmek, yanlışlıkları
önlemektir. Mekanik olarak ventile edilen olgularda respiratuar monitörizasyon;
(a)gazların kompozisyon ve basınçlarındaki değişiklikler, (b)gazın hastaya
ulaştırılmasını sağlayan sistemdeki kaçaklar, (c)havayolu basıncındaki aşırı
yükselmeler ve (d)dakika ventilasyonundaki beklenmeyen değişiklikler hakkında
fikir verir. Pek çok olguda respirasyonun monitörizasyonu, kardiyovasküler
monitörizasyona kıyasla çok daha az komplikedir ve arteryel kan gazı, inspire
edilen oksijen konsantrasyonu, ventilasyon basınçları ve parametrelerinin
aralıklı ölçümlerinden ibarettir.
Arteryel kan gazları-pH
Arteryel kan
gazları ve pH, kritik olguların pulmoner fonksiyonlarının değerlendirilmesinde
oldukça yararlı bir izlem yöntemidir (Tablo 7). Respiratuar hastalığı olanlarda,
taşipne, dispne ve akut respiratuar distress sendromu (ARDS), travma,acil
durumlar,majör cerrahi girişimler, kontrollü veya asiste ventilasyon ya da
oksijen tedavisi uygulanan olgularda, kronik obstrüktif akciğer hastalıklarında,
preoperatif değerlendirmelerde, sigara kullananlarda mental konfüzyonu olan
olgularda, ilaç entoksikasyonlarında ve anestezi sonrasında açığa çıkan
respiratuar problemlerde hastaların değerlendirmesinde yararlı olacak bir
laboratuar tetkikidir.
Akciğerle ilgili problemlerin ilk bulgusu, kan gazında anormallikler (arteryel
oksijen basıncının 70 mmHg'nın arteryel oksijen satürasyonunun % 90'nın altına
düşmesi, PaCO2'nin 45 mmHg'nın üstüne çıkması gibi) olabilir. Oda havasını
soluyan olgularda PaO2 değerinin 60mmHg'nın altına, maske ile oksijen solutulan
olgularda ise 55 mmHg'nın altına düşmesi durumunda solunum yetersizliğinden söz
edilir. Bu durumda maske veya nazal kateterle ile oksijen uygulaması ve göğüs
terapisi başlatılır. Bu önlemlere rağmen PaO2 değeri düzelmiyorsa 50 mmHg'nın
altına düşmeden önce endotrakeal intübasyon ve mekanik ventilasyon endikasyonu
doğmuştur. Buna karşın kronik respiratuar yetersizliği olan olgular, bu kadar
düşük değerleri tolere edebilirler.
Kan gazlarının invaziv ölçümünde kullanılan teknikler aralıklı ve sürekli
ölçümleri içerir. Aralıklı ölçümler için PO2, PCO2 ve pH ölçebilen elektrodları
bulunan kan gazı analizörleri; oksijen satürasyonunu ölçmek için
spektrofotometrik oksimetreler, kanın taşıdığı oksijen miktarını doğrudan ölçmek
için oksijen içeriği analizörleri kullanılabilir.
Tablo 7. Oda havasını soluyan olgularda normal
kan gazı değerleri
|
Arteryel oksijen basıncı |
PaO2 |
80-95 mmHg |
|
Miksed venöz O2 basıncı |
PvO2 |
35-50 mmHg |
|
Arteryel O2 satürasyonu |
SaO2 |
% 96-99 |
|
Arteryel oksijen içeriği |
CaO2 |
17-20 ml/dl |
|
Miks venöz O2 içeriği |
CvO2 |
12-15 ml/dl |
|
Arteriovenöz oksijen farkı |
C(a-v)O2 |
4-5 ml/dl |
|
Arteryel CO2 basıncı |
PaCO2 |
35-45 mmHg |
|
Miks venöz CO2 içeriği |
CvCO2 |
12-15 ml/dl |
|
pH |
|
7.35-7.45 |
|
Bikarbonat |
HCO3 |
22-28 mEq/L |
|
Baz açığı |
BE |
(+3) - (-3) |
a. Kan gazı analizörleri:
Kan gazlarının
değerlendirilmesinde en yaygın olarak kullanılan cihazlardır. Bu cihazlar, PO2,
PCO2 ve pH'yı doğrudan ölçebilen elektrodlar (Clark elektrodu) içerirler. 0.15
ml kadar küçük hacimdeki örneklerden hızlı ölçüm yapabilme kapasitesine sahip
cihazlardır. Otomatik olarak yapılan ve 2-3 dakika süren kalibrasyonları dışında
her an kullanıma hazır cihazlardır. Bu cihazla yapılan ölçümlerde; örnek
alınması, örneğin saklanması ve analizi sırasında hata oluşma ihtimali vardır.
Elektrodların temperatürleri sabittir. Vücut sıcaklığındaki her 1 derecelik
değişiklik pH'da 0.015 unit, PO2'de %7 ve PCO2'de %4.5 değişiklik oluşturur. Bu
nedenle vücut sıcaklığındaki değişikliklerin analizöre girilmesi gereklidir. İyi
bir analiz için örnek alınması, saklanması ve analizi sırasında bazı noktalara
dikkat edilmesi uygun olur. Arteryel kan örneğinin heparin ile yıkanmış bir
enjektöre alınması gereklidir. Ancak heparin miktarının fazla olması durumunda
heparin asit özellik taşıdığı için 1 ml kan ile karıştırlan heparin miktarının 1
mg artması durumunda pH, 0.003 unit, PCO2 ise 0.1 torr (mmHg) artacaktır.
Enjektördeki ve iğnedeki ölü boşluğu doldurmak amacıyla enjektöre çekilecek
heparin miktarı bu nedenle en fazla 1000 ünite olmalıdır. Kan örneği negatif
basınç oluşturmadan yavaş çekilmelidir.Oluşan hava kabarcıkları hemen
çıkarıldığı taktirde sorun oluşturmazsa da bunun ihmal edilmesi durumunda CO2 bu
kabarcıkların içine gireceğinden PCO2 düzeyi düşecektir.
İdeal olan kan örneğinin hemen analiz edilmesidir. Aksi taktirde kan
hücrelerinin metabolizması devam edeceğinden PO2 ve pH azalacak, PCO2 düzeyi ise
yükselecektir. Bu değişikliklerin hızı daha çok lökosit sayısına bağlı olmakla
beraber yaklaşık olarak pH için 0.001 U/dakika, PCO2 için 0.1 torr/dakikadır.
Kan örneği buzlu su içinde saklanırsa metabolizmanın bu etkisi azaltılabilir.
Yenidoğanlarda kan gazı analizi için kapiller kan örneği alınması durumunda
örneğe hava maruziyetinin önlenmesi mümkün değildir.Örneklemeden önce iyi bir
ısıtma sağlanması arteryel değerlere daha yakın değerler elde edilmesini
sağlayacaktır. Yine örnekteki hava kabarcıkları, örneğin hacminin küçük olması
nedeniyle daha büyük yanılgılar
oluşturabilecektir.
b.Oksimetreler
Oksijenasyonun
sürekli monitörizasyonunda güvenilecek ilk geçerli yöntem in vivo oksimetri
kullanılmasıdır. Pulse oksimetreler, biri kırmızı, diğeri infrared olmak üzere
iki LED kaynağı kullanır. LED'ler ardışık olarak hızla pulsasyon verir.
Satüre ve ansatüre hemoglobinin bu ışınları farklı kırmaları sonucu, kırılmış
ışık miktarları arasındaki farklılık, bir mikroprosesör tarafından SaO2
hesaplanması için kullanılır. Oksimetreler, yoğun bakımda oksijen tedavisinin
takibinde, ventilatör tedavisinin sonlandırılması sürecinde, spontan soluyan
veya mekanik olarak solutulan olgularda hipokseminin önlenmesi amacıyla
kullanılmaktadır.
c.Fiberoptik sistemler
PAC'lerine
fiberoptik fibrillerin konulması ile reflektans spektrofotometri yöntemini
kullanarak SvO2'nin sürekli izlenmesi mümkün hale gelmiştir. Kateter, ışık yayan
bir diod'u ve PA'den dönen ışığı algılayan bir sensörü olan bir cihaza konnekte
edilir. SvO2, satüre ve desatüre Hb'nin değişik dalga boyundaki ışıkları absorbe
edişlerindeki farklılıktan hesaplanır. Fick eşitliği uygulandığında sabit
oksijen tüketimi ve arteryel oksijen içeriği koşuluyla SvO2'deki değişiklikler
CO'taki değişiklikleri yansıtır.
Bu kateterin kullanılmasındaki başlıca avantaj, oksijen sunumu ve tüketimi
arasındaki dengenin sürekli monitörize edilebilme kolaylığı sağlamasıdır.
SvO2'nin sürekli monitörizasyonu sırasında damar duvarı ya da pıhtı formasyonu
nedeniyle ışık yoğunluğunun azalması, artefakt oluşturabilir. Hematokritin
değişmesi de bazı sistemlerde SvO2'nin okunmasında hata oluşturabilir. SvO2,
vücudun total O2 gereksinimi ile O2 sunumu arasındaki dengeyi yansıtır. Normal
PvO2 değeri, 40 mmHg'dır (% 75). Kan akımındaki rejyonel farklılıklar nedeniyle
normal bir PvO2, her organ için yeterli bir perfüzyonun göstergesi olmayabilir.
PvO2'yu azaltan faktörler ararsında; O2 sunumunun azalması, arteryel oksijen
içeriğinin azalması, arteryel O2 basıncının azalması, azalmış Hb, artmış doku
gereksinimi, hipermetabolik durumlar, ateş, endokrinopatiler sayılabilir. Soldan
sağa şantı olan olgularda, sepsiste ve siyanid intoksikasyonunda olduğu gibi
sellüler respirasyonun bozulduğu durumlarda PvO2 yükselebilir. Buna karşılık,
hipotermi ve titreme ile olduğu gibi doku O2 tüketimi arttığında kapiller kandan
daha çok oksijen alınacağı için PvO2 düşecektir.
Oksijen transportu değişkenleri
Kardiyak
fonksiyonu en iyi yansıtan hemodinamik değişken kardiyak output olsa da
sirkülasyonun asıl fonksiyonu doku perfüzyonunu sağlamaktır. Bugün, dokuya
sunulan oksijen miktarını direkt olarak ölçmek mümkün değildir. Bu nedenle
oksijen sunumu ve tüketimindeki değişiklikler ile bu miktar değerlendirilmeye
çalışılır. Azalmış VO2, oksidatif işlemlerin yavaşladığı anlamına gelir. Bu
durum genellikle akciğerlerden oksijen transportunun yetersizliği, sistemik kan
akımının kötü dağılımı nedeniyle doku perfüzyonunun bozulması, spesifik bazı
hastalıklarda (hipotirodi, malnütrisyon, vitamin eksiklikleri, kansere
ilaçlarının kullanımı, hipotermi ve hastalıkların terminal dönemlerinde)
metabolik hızın azalması sonucu görülür.
Artmış VO2 ise, sepsis, hipertermi, posttravmatik dönemler, yanıklar,
hipertiroidi, metabolizmayı aktive eden ilaçlar, epinefrin, nedeniyle doku
metabolizmasının arttığı durumlarda görülür. Herhangi bir anda VO2'nin
ölçülmesinden daha çok, bir terapötik müdahele öncesinde, sırasında ve
sonrasında VO2'nin ölçülmesi, doku perfüzyonundaki değişikliklerin izlenebilmesi
yönünden yararlı olacaktır.
Doku onarımı ve normal fonksiyonların restorasyonu sırasında metabolik
gereksinim artacağından VO2 değerinin normalden yüksek olması, her zaman
perfüzyonun yeterli olduğu anlamına gelmeyebilir. Majör travma, sepsis, ve
yanıklarda doku onarımı için kullanılan oksijen miktarı bazan erişkinler için
normalde gerekenin 2 katına ulaşabilir. Eğer tedaviden önce VO2 değeri normalden
yüksek ise fakat tedavi ile yükselmiyorsa, ya doku perfüzyonu zaten yeterlidir
ya da VO2 suboptimal ve tedavi yetersizdir. Tedaviden önce ve tedavi sırasında
VO2'nun düşük olması tedavinin etkin olmadığını gösterir. Eğer VO2 tedaviden
önce düşük, ama tedavi ile yükseliyorsa ya hastanın durumu düzelmektedir ya da
uygulanan ajan doku perfüzyonunu düzeltmektedir.
Tablo 8. Oksijen taşınması ile ilgili
hesaplanan parametreler
|
Oksijen sunumu (DO2) |
CI x CaO2 x 10 |
500-600 ml/dk.m2 |
|
Oksijen tüketimi (VO2) |
CI x C(a-v)O2 x 10 |
120 - 160 ml/dk.m2 |
|
Oksijen ekstraksiyon hızı (O2 ext.) |
[C(a-v)O2/CaO2] |
% 20 - 30 |
|
Alveolar-arteryel oksijen basınç farkı |
P(A-a)O2.(FiO2.0.2) |
<20 mmHg |
|
Alveolar-arteryel oksijen basınç farkı |
P(A-a)O2.(FiO2.1.0) |
500-670 mmHg |
|
Pulmoner venöz şant (Qsp/Qt) |
(CcO2 - CAO2) / CcO2 - CVO2 |
% 0 - 5 |
|
Alyuvar akım hızı |
CI x Hct |
1-2 L/dk.m2 |
Solutulan gazların monitörizasyonu
Monitörize
edilen gazlar içerisinde en önemli ikisi, oksijen ve karbon dioksittir.
a. İnspire
edilen oksijen (FiO2): FiO2, pek çok yöntem ile tayin edilebilir. Kullanılan yöntemler
arasında paramagnetik ve polarografik teknikler ve fuel cell bulunmaktadır. Yine
FiO2'nin kitlesel spektrometri ile ölçülebilmesi de mümkündür. FiO2'nin
ölçülmesi ile hipoksemi önlenebilir, oksijen tedavisi optimize edilebilir, aşırı
oksijen uygulamasından kaçınılabilir.
b.
End-ekspiratuar karbondioksit konsantrasyonu: End-tidal karbondioksit (PETCO2), PACO2
(alveolar CO2 parsiyel basıncı) ve dolayısıyla PaCO2 ile yakın bir ilişki
gösterir. Normalde PETCO2 ile PaCO2 arasındaki fark 5 mmHg'dır. Bu ilişki
akciğer hastalığı olanlarda bozulmakta ise de ventilasyonun yeterliliğinin
denetlenmesinde uygun bir monitörizasyon yöntemidir. Buna karşın PETCO2'de
oluşacak ani değişikliklerin sadece solunum sisteminden değil kardiyovasküler
sistemden de kaynaklanabileceğini unutmamak gerekir. Örneğin kardiyak nedenli ya
da pulmoner emboliye bağlı olarak oluşacak kardiyak outputtaki ani bir düşüş,
fizyolojik ölü boşluk oranını arttıracağı için PETCO2'de ani bir düşüşe de neden
olacaktır. PaCO2 ile PvCO2 arasında da yakın bir ilişki bulunmaktadır: PaCO2 =
0.8 PvCO2. Bu ilişki kardiyak outputa ve kısmen CO2 üretimine bağlıdır.
Hastanın ekspiryum havasındaki CO2 miktarı, infrared spektroskopi ile sürekli
olarak ölçülebilir. Böyle bir infrared CO2 analizörü, bir infrared radyasyon
kaynağı, bir gaz örneği içeren hazne ve bir detektörden oluşur. İnfrared ışının
dalga boyu 1 mikrometre'den daha uzundur. Monitörize edilecek gaz karışımının bu
ışını absorbe ettiği miktarı, referans gaz karışımı ile karşılaştırılarak ölçüm
tamamlanır ve bir trase (kapnogram) şeklinde ekrana gönderilir. Kapnografi
sadece respiratuar fonksiyonun değerlendirilmesi ile sınırlı kalmayıp diğer
klinik bulguların yorumlanmasında da yararlı olabilir. Ekspire edilen CO2
miktarı; CO2 tüketimindeki, CO2 transport ve eliminasyonundaki değişikliklerle
ve eksojen CO2 uygulanması (iv. sodyum bikarbonat tedavisi gibi) ile değişiklik
gösterebilir. Sürekli PETCO2 ölçümü, (a) Spontan soluyan olgularda,
hipoventilasyon, hiperventilasyon ve apne durumlarının saptanmasında, (b)
istenilen PaCO2 düzeyinin elde edilmesi için ventilatör ayarlarının
yapılmasında, (c) solunum devresindeki diskonneksiyon, kaçak veya obstrüksiyon
durumlarının veya ventilatör disfonksiyonunun saptanmasında kullanılabilir.
3.RENAL FONKSİYON
Renal
fonksiyonun monitörize edilmesinin başlıca amacı, ekstrasellüler sıvı volümünün
ve kardiyak outputun (dolayısıyla renal kan akmının) değerlendirilmesidir.
İdrar outputu
İdrar outputu
oldukça ekonomik yöntemlerle izlenebilir. Mesane genellikle bir Foley kateteri
ile kateterize edilir, çıkan idrar steril, kapalı bir sistemde toplanır, ve
saatlik olarak kaydedilir. Hospitalize olgularda oligüri ve anürinin en sık
görülen nedenlerinden biri kateter tıkanması olduğundan kateter, düzenli
aralıklar ile aseptik koşullarda irige edilmelidir. Bir üretral idrar kateteri
ile saatlik idrar takibinin yapılması genellikle kan volümü yeterli olan ve
renal bir problemi olmayan hastalarda böbrek pefüzyonunun denetlenmesi için
yeterli bir izlem yöntemidir. Akut bir injürinin resüsitasyonunda, azalmış idrar
çıkışı, böbrek perfüzyonunun bozulduğu veya akut renal yetersizliğin başladığı
anlamına gelecektir. Bununla birlikte idrar çıkışı, şok durumlarında bile
yeterli olabileceğinden her zaman yeterli bir gösterge olmayabilir.
Plazma ve idrar osmolalitesi, osmolar ve serbest sıvı klirensleri
Böbreklerin
idrarı konsantre edebilme yeteneği en duyarlı ve en önemli fonksiyonudur. Bu
kapasitesi genellikle idrar çıkış hızı ve yoğunluğu ile değerlendirilirken daha
doğru olan idrar/plazma osmolalitesi (Uosm/Posm) veya osmolar ve serbest su
klirensleri ile değerlendirilmelidir. Uosm/Posm oranının 1.7'nin üzerinde
olması, konsantrasyon yeteneğinin iyi olduğu lehine iken oligüri varlığında
osmolar klirens düşük olduğunda bile bu oran hala normal olabilir. Bu nedenle
böbreklerin fonksiyonunun osmolar klirens ile değerlendirilmesi daha doğru olur.
Osmolar klirens, plazmadan temizlenen solüt hızı olup normal değeri 120
ml/saat'tir, akut renal yetersizlikte anlamlı ölçüde azalır. Serbest su klirensi
ise idrar çıkışı ile daha yakın ilişkilidir, bu nedenle postoperatif akut renal
yetersizliğin (ABY) gelişiminde önemli ölçüde hassas bir izlem yöntemidir. Bu
klirens normalde negatif yönde 25-100 ml/saattir, ABY'nde bu değer, önce
pozitifleşir, sonra hızla sıfıra yaklaşır. Örneğin idrar osmolalitesi 330
Mosm/L, idrar outputu 100 ml/saat, osmolar klirensi nispeten normal (100
ml/saat) lan bir hastanın serbest su klirensinin yüksek (10 ml/saat) olması
yüksek output'lu renal yetersizlik lehinedir.
Osmolar klirens
(Cosm) = Uosm/Posm x V;
Serbest su klirensi (CH2O) = V - Cosm
Kolloid osmotik basınç
Plazma ve
interstisel sıvı, bir kapiller bazal membran ile birbirinden ayrılmış iki aköz
solüsyondur. Bu membran, semipermeabl yapıda olup su ve elektrolitler için
geçirgen plazma proteinleri gibi yüksek moleküler ağırlıklı bileşikler için bu
geçiş
sınırlıdır. Benzer şekilde hücre membranı da intrasellüler ve ekstrasellüler
sıvıyı birbirinden ayırır. Sıvılar, bu membarnların ayırdığı iki kompartman
arasında sadece konsantrasyon farkını eşitlemek üzere geçiş gösterirler ki bu
olaya "osmos" denilir. Kolloid osmotik basınç ya da onkotik basınç,
makromoleküllerin membrana uyguladığı basınçtır. Membran dışına sıvı geçişini
önleyen onkotik basıncı, solüsyondaki makromoleküllerin sayısı belirler.
Normalde hidrostatik basınç yüksek olduğunda arteryel yatağın kapiller ucunda
plazma suyu, damar dışına kaçar. Venöz uçta ise venöz kolloid onkotik basınç
interstisiel suyun basıncından daha yüksek olduğu için su, intravasküler yatağa
geri döner. Bir dakikada sağlıklı bir erişkinde 3000 ml/dk suyun vasküler yatağı
terkettiği düşünülmektedir. Aksine aynı sürede başlıca albümin olmak üzere
plazma proteinlerinin %1'i vasküler yatağı terkeder, ancak lemfatikler aracılığı
ile tamamına yakın bir kısmı tekrar damar yatağına geri döner. Herhangi bir anda
plazma suyunun % 68'inin damar yatağının dışında olduğu kabul edilir. Bir
hemorajiden sonra bu osmotik kuvvetlerin yardımıyla plazma volümü kapiller
düzeydeki sıvı geçişleri ile arttırılmaya çalışılır.
Kapillerlerin arteryel ucundaki hidrostatik basınç yaklaşık 25-35 mmHg, dokuda
0-2 mmHg, kapillerlerin venöz ucunda 10-15 mmHg iken onkotik basınç; 24-28 mmHg,
interstisiel alanda ise 15-20 mmHg'dır. Normalde bu kuvvetler, kompartmanlar
arasındaki net su geçişini belirler. Basınçlar arasındaki fark sıfıra yakın veya
biraz negatif olduğunda su dokulara doğru yönlenir, lemfatikler yoluyla da
tekrar intravasküler alana geri döner. Torasik duktus yoluyla her gün gün
yaklaşık 2-4 L civarında lenf, sirkülasyona kazandırılır. Normalde plazma
onkotik basıncı 25±2 mmHg'dır. Aksidental veya cerrahi travmadan sonra, büyük
miktarda sıvı infüzyonundan sonra, nütrisyonel yetersizlik durumlarında bu
basınç azalır. Kolloid infüzyonundan sonra ise artabilir.
4. NÖROMUSKÜLER FONKSİYON
Anestezi
uygulaması sırasında sık olarak kullanılan nöromusküler bloker ajanların
etkilerinin izlenmesi bazı olgularda gerekli olmaktadır. Bu amaçla bir periferik
sinir stimülatörü kullanılır. Stimülatörün uyarıcı elektrotları ulnar sinir
trasesi üzerine
yerleştirilmiş paletlere tespit edilir. Supramaksimal düzeyde uygulanan
elektriksel uyarılara başparmağın verdiği yanıtlar görsel olarak, taktil
(dokunma) yöntemlerle, mekanomiyografik kayıtlarla ya da akselerasyon yöntemi
i |